Mehmet Berke Merter; Kültür İktidarı

ÖZEL HABER

Ülkemiz’in “fikri iktidarı” Atatürk tarafından çizilmiştir; “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” (10.Yıl Nutku.)

Ve… “fikri iktidarı” için “aydınlık yolu” yine Atatürk göstermiştir; “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir!”

Buna karşın AKP’nin yarattığı “Yeni Türkiye” toplumu da bizleri yavaş yavaş bazen de fark edilmeyecek düzeyde şekillendiriyor, değiştiriyor ve deforme ediyor. Buna rağmen AKP çevreleri bir türlü ‘kültürel iktidarı’ kuramadıklarından şikayet etmektedirler. Nitekim Sayın Erdoğan geçtiğimiz günlerde İbn Haldun Üniversitesi açılış töreninde, eğitim reformuyla ilgili konuşurken “fikri iktidari” konusunu işleyip şunları söyledi: Hükümet olmakla muktedir olmak, muktedir olmakla iktidar olmak arasındaki farkı buradakiler gayet iyi biliyor. Gerçek iktidarın fikri iktidar olduğunu da gayet iyi biliyoruz. Fikri iktidar yolu zor ve zahmetli bir süreçtir. Bu konuda kendimi biraz mahzun hissediyorum. 18 yılda her alanda tarihi hizmetlere imza attığımızı ama eğitim, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum. Genç bir nüfusa sahibiz ama medeniyet tasavvurumuzu hayata geçiremiyoruz. Medyamız en modern altyapıya sahip ama bizim sesimizi, nefesimizi yansıtmıyor. En haklı olduğumuz konularda bile dünyaya kendimizi anlatamıyoruz. FİKRİ İKTİDARİMİZI HALA TESİS EDEMEDİĞİMİZ KANAATINDAYIM.”

‘Kültürel karşı devrim süreci hızla ilerliyor’

Belli ki AKP, bu konuda gayretlerini arttırmayı ve toplumun dönüşümünü bu doğrultuda hızlandırmayı istiyor. Peki, biz bu konuda ne tepki veriyoruz?  Cumhuriyetin yarattığı kültürel devrimin temelinin sağlam olması dolayısıyla bu yöndeki girişimleri küçümsüyor ve ciddiye almıyor olabiliriz. Ancak unutmayalım ki sağlam temeller zamanla yıpranabilir. Dönüşümün geriye doğru sinsi bir şekilde ilerlemesi de bunun habercisidir. Ve unutulmamalıdır ki tarih bu şekilde deformasyonların ve asimilasyonların zaman içinde toplumları değiştirdiğini bize anlatmaktadır. Kültürel karşı devrim süreci, eğitim kurumlarında verilen eğitim başta olmak üzere kitle iletişim araçları kullanılarak yapılan propagandalarla yavaş yavaş ilerlemektedir. Ayrıca toplumun genelinde dünyayı algılama ve inşa etme biçimleri, toplumsal hiyerarşideki konumları temelinde gelişir diye düşünüyorum. Dolayısıyla gündelik yaşamda “statükocu” ve “tekelleşmeci” eğilimler alırlar. Makro düzeydeki bu dönüşüm, muhafazakar seçkinlerin kamusal politikalarından, sıradan vatandaşların gündelik yaşam ayrıntılarına kadar uzanır. Bu durumda yaratılan zamanın ruhundan kendimizi ne kadar koruyabiliriz? Bu sürecin farkında mıyız? Şüphesiz bu yaşadığımız dönüşüm çok yavaş ilerliyor. Elbette,  Mao Zedong’un Çin Kültür Devrimi kadar hızlı ve radikal değildir. Ama sonuç ortadadır. Biz bile etkilenmiş görünüyoruz. Üniversitelerde de artık özgür bir ortam olmadığına göre bu değişimi ölçen biçen inceleyen bilim insanları da muhtelemelen yoktur.

‘Bizleri nasıl değiştirdiklerinin farkında mıyız?’

Şu an okuduğum Amin Maalouf’un  ‘Uygarlıkların Batışı’ kitabında AKP’nin ‘Yeni Türkiyesi’nin bizleri ne şekilde deforme edebildiğine kendimce bir izah buldum. Bunu sırf bizim tartıştığımız konu bakımından değil, ama yaşadığımız dönüşümün daha çok genel bir gidişat olduğuna inandığım için paylaşmak istedim: “Alman felsefesinin Zeitgeist adıyla biçimlendirdiği bu kavram, göründüğü kadar sanal değildir; hatta tarihin yürüyüşünü anlamak açısından temel öneme sahiptir. Aynı çağda yaşayanların hepsi birbirlerini çeşitli şekillerde ve genellikle farkına varmadan etkiler. İnsanlar birbirinden kopya çeker, birbirine öykünür, hatta birbirini maymun gibi taklit eder; revaçta olan tavırlara, bazen muhalif gibi durulsa da uyum sağlanır. Ve bu durum her alanda resim, edebiyat, felsefe, siyaset, tıp, moda, dış görünüm veya saç modeli geçerlidir. Söz konusu “ruh”un hangi yollarla yayıldığını ve kendini kabul ettirdiğini saptamak güçtür, ancak her çağda kusursuz bir etkinlikle iş başında olduğu da yadsınamaz.”  Evet, Amin Maalouf’un işaret ettiği gibi ilk başta belki çok anlaşılmayacak bir şekilde insanlar ve dolaysıyla toplum etkilenip değişiyor. Ama sonradan bu değişim gitgide hızlanabiliyor. Belki bu çaba içinde olanlar zamanın ruhunu istedikleri boyutta değiştiremediler ama gitgide bu hedef için çalıştıkları çok açık.

‘AKP’nin fikri iktidarının özgürlükçü ve çağdaş olmadığı belli oldu’

Muhafazakâr çevrelerin etkilendiği en önemli ideologlardan biri olan Necip Fazıl Kısakürek “Büyük Doğu” adındaki bir doktrinin geliştiricisidir. Kısakürek,  “Başyücelik” adında otoriter bir başkanlık sistemi tasarlamıştır. Siyasal İslam’ın başka önemli bir ideoloğu da şüphesiz Müslüman Kardeşliğin kurucusu Hasan El-Benna’dır. Sıkı bir Hitler hayranı olan El-Benna Hitler’in yazdığı kitabı “Mein Kampf’i” Arapçaya çevirtti.

AKP’lilerin hayranlık besledikleri başka önemli bir şahıs da Abdülhamit’tir. Abdülhamit’in istibdat dönemi baskıcılığını ve öbür saydığımız ideologların fikirlerini göz önünde bulundurursak hiçbir zaman açıkça ifade etmedikleri  “Davamız” dedikleri şeyin esasında ne olduğunu az çok tahmin edebiliriz. Zaten 18 yıldır ‘Davamız’ dedikleri hedefin istikametini yeterli düzeyde gösterdiler. “Kültür” ya da “fikri iktidarlarının” da özgürlükçü ve çağdaş olmayacağı belli oldu. Uyanık olmasak toplumu ve hatta bizi de zamanla fark ettirmeden zehirlerler. Bizler dikkat etmezsek birileri yavaş yavaş öylece “fikri İktidarlarını” kurabilir.

‘Kültürel gelişim sadece özgür ortamlarda olabilir’

Sosyal medyayı boşuna yasaklamak istemiyorlar. Bence belediyelerimize bu açıdan sanata ve kültüre destek her zamandan daha önemli hala geldi. AKP, Türkiye’yi dönüştürmek için bir kültür savaşı veriyor. Biz bunun ne kadar farkındayız ve gerekeni yapabiliyor muyuz? Bizim iktidar olduğumuz belediyelerde yeterli derecede fikri iktidarı kurabildik mi? Tabi ‘fikri iktidardan’ bahsederken şunu da unutmamak gerekir; Yaratıcılık ve kültürel üretim ancak özgür bir ortamda yeşerir ve meyve verebilir. Sanat birçok zaman aykırı bakışıyla, ileri görüşüyle ancak özgür bir ortamda gerçek anlamda gelişebilir. Kültürel üretim ve gelişim her zaman onay alan değil bazen de protest şekilde olabilir. Bu bakımdan kültür politikamız çok büyük önem kazanmaktadır. Nitekim sanatçılara ve aydınlara destek vermek demokrasi kültürünü geliştirmek anlamına da gelmektedir.

‘Kültürel alanda atanan kadrolarda mesleki ve ideolojik donanım şarttır’

Başka dikkat edilmesi gerekirken bir konuda kültürel alanda atanan kadrolardır. Atanan kadroların yeterli mesleki formasyonları olabilir, ama belediyelerin şirket veya gibi holding gibi yönetilemeyeceği de bilinmelidir. Kültürel alanda görevlendirilecek kadroların için mesleki formasyondan fazlası gerekiyor. Biz CHP olarak ideolojik çizgiye sahip bir siyasi partiyiz ve bundan dolayı politik formasyona da dikkat etmemiz lazım, yoksa fikirlerimizi nasıl hayata geçirebiliriz ve koruyabiliriz. Bizim CHP olarak uğraşlarımız sadece basit bir iktidar mücadelesi değildir. Bizler Cumhuriyetin ve devrimlerinin son kaleyiz. Bir karşı devrim süreci, adeta bir kültür savaşı yaşanırken ve onların ‘Davası’ varken bizim de korumamız gereken Cumhuriyetçi, Atatürkçü ve sol değerlerimiz var.

‘Kültürel sembollerimiz fikirlerimizin yansıması olmalı’

Batılı ülkeler, Arap sermayesinin ve yerli işbirlikçilerinin desteğiyle Türkiye’yi onlarca yıldan beri yavaş yavaş dönüştürüyorlar. Bu durumda kültür ve eğitim politikalarımız sahip olduğumuz belediyelerde çok büyük önem taşımaktadır. Tarih bize göstermiştir ki semboller önemlidir. Unutmayalım bazen isimlerde sembol olabilir. Akademisyen Ayşen Temel Eğinli ve Azra Kardelen Nazlı, ‘Kültürün Koruyucu Gücü; Kültürel Semboller’ adlı çalışmalarında, “Belirli bir kültürün sembolleri başka bir kültür ile harmanlandığında benzeşir, yeniden biçimlenir ya da bazı kültürel semboller diğerlerini asimile eder.” ve  “Kültürel sembollerin toplumsal aidiyet duygusunun yaratılmasındaki işlevi bir topluluğun kendini ulus olarak tanımlaması ve ortak değerleri ve anlamları paylaşarak aktarması ile ilişkilidir” demektedirler. Bu durumda bir yere bir isim vermek de dahil yapılacaklar önemli bir eyleme dönüşür. Dolayısıyla mekanlara ya da yerlere kimlerin ismini verdiğimiz de bu açıdan yüksek dikkat gerektirir. Umarım partimizin bütün belediyeleri bu önemli sorumluğun farkındadır.

‘Tükenmek istemiyorsak değerlerimize sahip çıkmalıyız’

“Fundamentalistlere her gün biraz daha fazla ödün vererek uçuruma gidiyoruz” diyen Aziz Nesin, bugünleri görseydi ne derdi acaba? Toplumun farklı düşünen kesimleriyle kucaklaşmak değerlerimizden vazgeçmek anlamına gelmemelidir. Evrensel değerlere karşı olanlara ikiyüzlü bir hoşgörü de bize bir şey kazandırmaz, sadece kaybettirir. Unutmamalıyız ki ikiyüzlü hoşgörü siyaseti sadece faşist fikirlere meşru bir zemin hazırlar. Cumhuriyetçiliği, Atatürkçülüğü ve sosyal demokrasiyi yaşatabilmenin yolu topluma bu değerleri en doğru şekilde anlatmak ve aktarmakla olur. Tam da bu noktada Uğur Mumcu’nun sözlerini hatırlamakta fayda var. Mumcu, ‘ “Sola dönmek için sola yanaşınız’. Bu bir trafik kuralıdır. Fakat siyasal taktik ve strateji açısından da son derece anlamlı bir sözdür. “Sola dönülmez.” Bu da bir trafik kuralıdır. Bu kuralın geçerli olduğu düzenlerin adı “faşizm” oluyor. Bizdeki gibi olursa da “Az gelişmiş faşizm” tabii! Ne de olsa kendimize göre allayıp pulluyoruz.“ demişti. Değerlerimize sahip çıkamazsak, Ernest Hemingway’in ‘Güneş De Doğar’ romanında geçen, ‘Nasıl İflas ettin?’, ‘İki biçimde. Önce yavaş yavaş, sonra aniden’ cümlesiyle kendimizi yüz yüze bulabiliriz.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.